Mizan'ul Hikmet-12.Cilt
 



Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: "Mizan'ul Hikmet (hikmetin ölçüsü) benim, Ali de onun dilidir." (İhkak'ul Hak, 6/46)


Mizan'ul Hikmet-12.Cilt


Muhammed Muhammedi REYŞEHRİ

Çeviri
Kadri ÇELİK

Tatbik
Nuri DÖNMEZ 493. Konu

Et-Temelluk
Yalakacılık-Dalkavukluk

Kenz'ul-Ummal, 3/455, et-Temellok

Bak. 484. Bölüm, el-Medh

3700. Bölüm Dalkavukluktan Sakındırmak

18955. İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "Dalkavukluktan sakın. Zira dalkavukluk imanın hasletlerinden değildir."
18956. İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "Dalkavukluk Peygamberlerin huyunun bir parçası değildir."
18957. İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "En kötü dert boş konuşmak ve kendini övmektir."

18958. İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "Herkim çok yalakacılık ederse gerçek güler yüzlülüğü bilinmez."
18959. İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "Çok övmek, gurur getiren ve tekebbüre düşüren yalakacılıktır."
18960. İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz sana yalakacılık etmeyen kimse seni sevmekte ve (övgülerini) kulağına ulaştırmayan kimse seni övmektedir."
18961. İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "Liyakatten fazla övmek dalkavukluktur. Liyakatten az övmek ise sözde acizlik veya kıskançlıktır."
18962. İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "Dalkavukluk ve ilim tahsili dışında müminin ahlakından değildir."
18963. Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: "Allah üç kimseyi sever ve üç kimseden de nefret eder: Allah'ın sevdiği üç kimseden biri, bir toplulukla gece yolculuk eden ve uykuyu her şeyden çok sevecek şekilde yorulan kimsedir. Onlar konaklarlar, başlarını yastığa koyarlar, ama o (Allah'ın sevdiği kimse) kalkar, beni över ve ayetlerimi tilavet buyurur…"

494. Konu

El-Mülk Mülk-Hükümranlık

Bihar, 75/335, 81. Bölüm; Ehval'ul-Mulk ve'l-Umera
Bak.
500. Konu, el-Mal; 19. Bölüm, el-İmare; 22. Konu, el-İmamet; 240. Bölüm, es-Sultan; 541. Bölüm, el-Vizaret; 560. Konu, el-Velayet (1)
El-Fesad, 3203. Bölüm; el-Fakr, 3236. Bölüm


3701. Bölüm Mülkün Gerçek Sahibi

Kur'an:
"De ki: "Mülkün sahibi olan Allah'ım! Mülkü dilediğine verirsin; dilediğinden çekip alırsın; dilediğini aziz kılar, dilediğini alçaltırsın; iyilik elindedir. Doğrusu sen, her şeye kadirsin."
"Göklerin ve yerin hükümranlığı Allah'ındır. Dilediğini yaratır, dilediğine kız çocuk, dilediğine de erkek çocuk verir."
"Göklerin ve yerin hükümranlığı Allah'ındır. Dönüş Allah'adır."
Göklerin ve yerin hükümranlığı Allah'ındır. Kıyamet kopacağı gün, işte o gün, batıl sözlere uymuş olanlar hüsranda kalırlar."

"Göklerin ve yerin hükümranlığı Allah'ındır. O, dilediğini bağışlar, dilediğine azâb eder. Allah bağışlayandır, merhamet edendir."
"Gerçek hükümdar olan Allah yüce'dir. Kur'an sana vahyedilirken, vahy bitmezden önce, unutmamak için, tekrarda acele edip durma, "Rabbim! İlmimi artır" de."
"Gerçek hükümdar olan Allah yücedir. O'ndan başka ilah yoktur. O, yüce Arşın Rabbidir."

"O, kendisinden başka ilah olmayan, hükümran, çok kutsal; esenlik veren, güvenlik veren, görüp gözeten, güçlü, buyruğunu her şeye geçiren, ulu olan Allah'tır. Allah putperestlerin koştukları eşlerden münezzehtir."
"Kudretimizle kendileri için hayvanlar yarattığımızı görmezler mi? Onlara sahip olmaktadırlar."
18964. İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "O'ndan (Allah'tan) gayri her malik memluktur (köledir)."

18965. İmam Ali (a.s) lahavle vela kuvvete illa billah'ın tefsirinde şöyle buyurmuştur: "Biz Allah ile birlikte bir şeye sahip değiliz; sadece O'nun bizi sahip kıldığı şeylere sahibiz. O halde bizi, bizden daha çok sahibi olduğu bir şeye sahip kıldığı zaman bize sorumluluk yüklemiştir; bizden onu geri aldığı zaman da sorumluluğu üzerimizden kaldırmıştır."
18966. İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "Allah'ın gazabı padişahların padişahı olduğunu sanan kimseye çok şiddetlidir. Şüphesiz Allah'tan başka bir hükümdar yoktur."

18967. Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: "Kıyamet günü Allah'ın en çok gazabı en aşağılık olduğu halde kendisini padişahların padişahı olarak adlandıran kimseyedir. Oysa aziz ve celil olan Allah'tan başka hükümdar yoktur."
18968. Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: "Allah nezdinde isimlerin en aşağılığı kendisini padişahların padişahı olarak adlandıran kimsedir (kimsenin adıdır)."

İbn-i Ebi Şeybe kendi rivayetinde şunu eklemektedir: "Oysa ki aziz ve celil olan Allah'tan başka malik yoktur." Eş'esi ise şöyle diyor: "Sufyan, "Şahların şahı gibi" demiştir."
Allame Tabatabai, "Mallarınızı kendi aranızda batıl olarak yemeyin" ayeti hakkında malikiyetin toplumsal sabit ilkelerden biri olduğu hususunda şöyle demektedir:

İlmi toplumsal Bir Bahis

"Yeryüzünde gördüğümüz tüm varlıklar, bitki, hayvan ve insan da dahil olmak üzere objeler dünyasında varlığını korumak ve sürdürmek amacı ile, kendi varlığı dışında bu amacına yönelik faydalanabileceği her türlü tasarrufta bulunur ve onlardan yararlanma mücadelesi verir. Buna göre varlıklar bütününde, aktif olmayan bir varlıktan söz edilemez. Yine varlıklar bütününde, failince sergilenen bir fiilin,

failin yararına dönük olmaması mümkün değildir. Bitkiler, varlıklarını sürdürmek, gelişip serpilmek ve türlerinin devamını sağlamak maksadı ile kendi türlerine özgü bir aktivite içindedirler. İnsan ve hayvan türleri de, sonuçta bir şekilde kendilerine yarar olarak dönecek bir eylem sergilemektedirler. Bu yararlanmanın hayali ya da akılsal olması, sonucu değiştirmez. Bu genel yapıdan kimse şüphe etmemektedir.

Sözünü ettiğimiz bu tekvini aktivitelerin failleri doğal içgüdüyle, hayvanlar ve insanlar da bir tür içgüdüsel bilinç aracılığı ile varlıklarını süğrdürmek nopktasında yararlanma ve doğal ihtiyaçlarını giderme amacı ile, maddi evrende aktivite göstermelerinin, ancak o şeyi kendilerine özelleştirme yani "tek bir fiil iki fail tarafından gerçekleştirilemez" gerçeği çevresinde sözkonusu olabileceğini algılarlar.

(Meselenin sonucu, özü ve ölçüsü budur) Bu yüzden insan ya da eylemlerinin özünü algıladığımız herhangi bir türe mensup bir fail, kendi işine müdahale edilmesini, aktivite göstermek istediği alanda başka aktivitelerin gündeme gelmesini önler. İşte ihtisasın özelliğinin temeli budur. Ki hiçbir insan bu realiteye ilişkin şüphe etmez.

"Li haza" bu benimdir. "Leke zalike" şu senindir. "Li en ef'ale keza" Ben şunu yapmalıyım. "Leke en tef'ale keza" Sen şunu yapmalısın gibi ifadelerdeki "lam harfinin altında yatan anlam da budur.
Hayvanların, içinde yaşadıkları yuva, in ve kulübe için ya da avladıkları yahut buldukları yiyecekler içni veya eşleri için birbirleriyle didişmeleri, çocukların yiyecekleri hususnda kavgaya tutuşmaları bunun tanığıdır. Hatta süt emen çocuklar bile emdikleri memeyi bir başkasıyla paylaşmak istemezler, bunun için kavga ederler.

Bunun ötesinde insanın öz yaratılışının gereği ve içgüdüsünün öngörüsü olarak toplumsal bir varlık olarak yaşamını sürdürmesi, insanın ancak fıtri olarak algıladığı bütünsel bilinci sağlamlaştırır. Topluma karışıp yaşamını bu çerçevede sürdürmesi, ancak bütünsel olarak algıladığı bu karakteristik özelliğin, ilk konuluşu esas alınarak, yürürlükteki sosyalojik yasalar biçiminde düzenlenmesini ve ayrıca önemsemesini gerektirir. Bu aşamada herkeste bütünsel olarak yer eden o sözünü ettiğimiz özellik farklı türler olarak çeşitlenir. Farklı biçimlerde kendini gösterir, örneğin mali ihtisasa mülk, başka ihtisaslara da hak vs. denir.

İnsanların miras, alış-veriş, sultanın gasbetmesi gibi sebepler bazında, ya da mülke sahip olan insan (büluğ çağına ermiş, çocuk, aptal, birey veya topluluk gibi) bazında mülkiyetin gerçekleşme şekli üzerinde farklı yaklaşımları söz konusu olabilir. Söz gelimi kiminin mülkiyetinde artırmaya gidilebilir, kimininki kısılabilir, kimininki olduğu gibi korunabilir, kiminin mülkiyetine de son verilebilir.

Ama mülkiyetin herkes için bir kaçınılmazlık olduğu gerçeğini kimse inkar edemez. Bu yüzden mülkiyete karşı çıkanların, neticede onu bireyden alıp topluma ya da egemen devlete devrettiklerini görüyoruz. Buna rağmen mülkiyeti tamamen bireyin elinden almaya güç yetiremiyorlar.

Bunu hiçbir zaman gerçekleştiremezler de. Çünkü mülkiyet, fıtrat yasasının bir gereğidir. Fıtratın devre dışı bırakılması, insanın yokoluşu ile eşanlamlıdır.
İleride bu kalıcı gerçekle sebepler bazında ilintili olan, ücret, kar, miras, ganimet ve toplama, yine kanun bazında ilintili olan büluğ çağına ermiş kimse ve çocuk gibi olgular üzerinde inşaallah uygun bir yerde etraflıca duracağız."
Allame Tabatabai hakeza "De ki: "Mülkün sahibi olan Allah'ım!" ayeti hakkında da mülk ve mülkün itibari oluşu çerçevesinde şöyle yazmaktadır:

İlmi Bahis

"Daha önce yaptığımız açıklamalardan birinde şu değerlendirmede bulunduk: Mülk olgusu özü itibariyle insanlar için zorunludur. Gerek birey ve gerekse toplum bazında, mülksüz bir hayat tasavvur edilemez. Bunun temelinde de özgü kılma itibarı yatar. Mülkiyet ve bir şeye sahip olma konusunda durum budur.

Egemenlik anlamında mülke gelince, bu, bireyler üzerinde otoriteyi ifade eder ve o da bir zorunluluktur. İnsanlar için egemen yöneticisiz bir hayat düşünülemez. Ancak öncelikli olarak toplumun buna ihtiyacı vardır. Çünkü toplum, amaçları farklı, istekleri değişik kesimlerden meydana gelir. Birey, birey bağlamında öyle değil. Bir araya gelen bireylerin her birinin isteği farklı bir yöne doğrudur. Amaçları değişiktir.

Aralarında ihtilaf etmeden duramazlar. Birbirilerine üstünlük sağlayıp yenik olanların ellerinde olan her şeye el koymaktan kaçınmazlar. Sınırlarına, kişisel etkinlik alanlarına tecavüz ederler. Haklarını çiğnerler. Böylece toplumsal hayat hercü merc olur.

Mutluluğun bir aracı olarak algılanan toplumsal hayat, mutsuzluğun ve ölümcül felaketlerin nedeni olur. İlacın kendisi hastalık yapar hale gelir. Bu ölümcül pratiğe son vermenin tek yolu, tüm güçler içinde bir gücü etkin kılmaktır. Onun tüm topluma ve toplumu oluşturan bireylere egemen olmasını sağlamaktır.

O zaman normal sınırların dışına taşan azgın güçler dizginlenip orta yola doğru çekilebilir. Yine ölümcül düzeyde alçaltılmış, kişiliksizleştirilmiş ezilenler de normal yaşamın düzeyine yükseltilir. Dolayısıyla tüm toplumsal güçler orta çizgide buluşup bütünleşirler. Buna paralel olarak da her biri kendi özel alanında faaliyet gösterir, her hak sahibi hakkını eksiksiz olarak alır.

İnsanoğlunun zihni, daha önce de belirttiğimiz gibi, hiçbir zaman "istihtam etme" (araç ve alet kullanma) düşüncesinden soyutlanamaz. Geçmiş çağlarda aşkın-mütegallibe insanlar egemenliği ele geçirmiş ve toplumun geri kalan bireyleri üzerinde zora dayalı bir otorite kurmuşlardır. Köleliği yaygınlıştırmış, insanların mallarına ve canlarına egemen olmuşlardır.
Hiç kuşkusuz, sözünü ettiğimiz bu egemenliğin de bazı yararları olmuştur. -burada egemenlik derken, bazı bireylerin taşkınlığını önleyen diğer bazı bireylerin otoriteyi ellerine geçirmelerini kastediyoruz.

Bu yararlar, zorbalıkla, üstünlük taslamakla ve egemenlik adına yeryüzünde ceberut bir sistem kurmakla mücadele eden yöneticilerin varlıkları ile de belirginleşebilir. Çünkü onlar, ardakçıları ve kapıkullarıyla birlikte bizzat azgın, haksız ve tiksinilen güçler olmalarına karşın, bireyleri zillet ve baskı durumunda koruyup kollamak zorunda hissederler kendilerini. Ki bir kimse çıkıp da diğer insanların haklarına tecavüz etmesin. Çünkü böyle biri, fırsat bulduğunda kendilerine karşı da çıkabilir. Nitekim kendileri de başkalarının elinde bulunan otoriteyi gasbetmiş değiller miydi?!

Kısacası, bireylerin büyük bir kısmının, egemen sultanlardan duydukları korkudan dolayı uzlaşmacı ve uyumlu bir tavır içinde olmayı yeğlemesi, insanları, toplumsal egemenliği değerlendirme düşüncesinden alıkoyucu bir rol oynar. Buna karşılık, güçleri yetmediği zaman, bu zorbaların yaşam sistemlerini övmekle zaman geçirirler. Ancak bu, yapılan zulümlerin haddi aşmaması durumunda geçerlidir. Ancak zulmün dayanılmayacak kadar haddi aşması durumunda zulme uğradıklarını dile getirip şikayette bulunurlar.
Hiç kuşkusuz, bazen kral veya başkan dediğimiz bu insanlar ölür veya öldürülürler. Böyle durumlarda toplum kargaşa ve bozgunluğun baş göstereceğini algılar. Toplumsal düzen tehdit altına girer, anArşınin egemen olmasından endişelenilir. Bunun üzerine, derhal aralarında güç ve etkinlik sahibi olanları ileri sürer ve otorite dizginlerini eline verirler. Böylece toplumsal işlere egemen bir kral oluverir.

Sonra gün gelir, devran döner, eski zorbalık ve baskı yeniden ortaya çıkar.
Toplumlar, sürekli bu arayış içinde olmuşlardır. Ve bu arada söz konusu egemenlerin kötü yöntemlerinden, zorbalıklardan, mutlak otorite sahibi oluşlarından çok çekmişlerdir. Bunu önlemeye dönük bir tedbir olarak, halka egemen olan hükümetlerin görevlerini belirleyen kanunlar hazırlayıp kralları, sultanları bunlara uymaya zorlamışlardır. Böylece mutlakiyetçilikten sonra meşruti krallık düzeni ortaya çıkmıştır. İnsanlar bu sistemi koruma yönünde çaba gösteriyorlardı ve krallık babadan oğula geçiyordu.

Daha sonra, toplumlar kralların azgınlıkları, kötü uygulamaları, değişmez, ancak miras yoluyla geçen krallık tahtına oturduktan sonra bildikleri gibi davranmaları yüzünden, bu sistemi değiştirip yerine cumhuriyet sistemini getirdiler. Böylece ömür boyu ve meşruti krallıktan süreli meşruti yönetime geçildi. Başka toplumlarda, yöneticilerin zulmünden kaçış için başka yöntemler geliştirilmiş olabilir ve insanlık gelecekte, bugün için düşünülmeyen yönetim tarzlarını geliştirebilir.

Ancak toplumların, bu işin düzene girmesi uğruna bunca çabalar sarfetmesi, yönetimini teslim edeceği gücü belirtmek içini yoğun bir arayış içinde olması, değişik iradeleri ve farklı güçleri bir arada tutacak otoriteyi tespit etmek için faaliyet göstermesi, bizim için şu gerçeği belirginleştiriyor: İnsanlık bu makamdan, değişik isimlerle ortaya çıkan, toplumların değişmesi ve güçlerin geçmesi ile birlikte farklı koşullarda belirginleşen yönetim erkinden soyutlanamaz. Çünkü toplumsal hercumercin, sosyal hayatın altüst oluşunun yolu, her halukarda, değişik irade ve maksatların bir insanda veya bir makamda somutlaşan tek iradede belirginleşmemesinden geçer.

Daha konunun başındayken söylediğimiz de buydu: Yönetim, insan toplulukları içni zorunlu bir itibari değerdir.
Bu da diğer itibari değerler gibi, toplumun sürekli mükemmelleştirmeye, düzeltmeye, eksikliklerini gidermeye, çelişkili sonuçlarını bertaraf etmeye çalıştığı, arayış içinde olduğu bir olgudur. Bütün bunlar insanın mutluluğuna yöneliktir.
Bu yönetim erkinin ıslah ve düzeltim ameliyesindeki en büyük ve en doyurucu pay peygamberlik misyonuna ait olmuştur. Çünkü sosyolojide genel kabul gören bir kural vardır.

Herhangi bir sözün özellikle insanın öz doğasıyla ilintili olan, fıtrat tarafından olumlu karşılanan ve beklenti içindeki nefisler tarafından güvenilebilen bir sözün genel düzeyde toplum nezdinde yaygınlık kazanması, değişik eğilimleri birleştiren, darmadağınık toplumları tek bir el gibi hareket etmeye yönelten bir iradeye göre açılıp kapanmasını sağlayan, karşısına dikilen her engeli aşan en güçlü etken işlevini görür.

Şurası bir gerçek ki Peygamberlik misyonu ortaya çıktığı en eski dönemlerden bu yana insanları adalete davet etmiş, onları zulüm işlemekten alıkoymuştur. Allah'a kulluk sunmaya, O'na teslim olmaya teşvik etmiştir. Azgın Firavunlara, mütegalliblere, despot ve müstekbir Nemrutlara itaat etmesinler diye onları uyarmıştır. Bu davet, peşpeşe gelip giden kuşaklar arasında, ardarda gelen, büyük-küçük değişik zaman ve mekanda ortaya çıkan ümmetler içinde seslendirile gelmiştir. Bugüne kadar uzanıp gelen, asırlar boyunca insanlar arasında seslendirilen böylesine güçlü bir mesajın, onları etkilememiş olması düşünülemez.

Kur'an-ı Kerim, geçmiş peygamberlere (hepsine selam olsun) indirilen vahiyden söz ederken buna ilişkin birçok örnek aktarır. Sözgelimi Hz. Nuh'un rabbine şöyle şikayette bulunduğunu haber verir: "Rabbim gerçekten onlar bana isyan ettiler; mal ve çocukları kendisine ziyandan başka bir şeyi artırmayan kimselere uydular. Ve büyük büyük hileli düzenler kurdular. Ve dediler ki: Kendi ilahlarınızı bırakmayın."

Yine Kur'an onunla kavminin ileri gelenleri arasında geçen şu konuşmayı da aktarır: "Dediler ki: Sana, sıradan aşağılık, insanlar uymuşken inanır mıyız? Dedi ki: Onların yapmakta oldukları hakkında benim bilgim yoktur. Onların hesabı yalnızca Rabbime aittir, eğer sşuurundaysanız anlarsınız."

Hud Peygamberin kavmine şöyle seslendiğini haber verir: "Siz her yüksek yere bir anıt inşa edip oyalanıp eğleniyor musunuz? Ölümsüz kılınmak umuduyla sanat yapıları mı ediniyorsunuz? Tutup yakaladığınız zaman da zorbalar gibi mi yakalıyorsunuz?"
Salih Peygamberin kavmine şöyle seslendiğini aktarır: "Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Ve ölçüsüzce davrananların emrine itaat etmeyin. Ki onlar, yeryüzünde bozgunculuk çıkarıyor ve ıslah etmiyorlar."
Egemenlik anlamında mülkün, insanlık toplumu için zorunlu bir değer olması hususuna gelince, bunun en doyurucu açıklaması Talut kıssasında geçen şu ifadelerdir: "Eğer Allah'ın isnanların bir kısmı ile bir kısmını def'i olmasaydı, yeryüzü mutlaka fesada uğrardı. Ancak allah- alemlere karşı büyük fazl sahibidir." Daha önce ayetin kanıtsallığının niteliği genel olarak ifade edilmişti.

Kur'an'da yer alan birçok ayette, mülkten, velayet yönetiminden, buna yönelik itaatin zorunluğundan ve benzeri konulardan söz edilir. Diğer bazı ayetlerde, bunun bir nimet ve bağış olduğu vygulanır. Şu ayetleri buna örnek gösterebiliriz: "Onlara büyük bir mülk verdik." "Sizden yöneticiler kıldı ve alemlerden hiç kimseye vermediğini size verdi." "Allah kime dilerse mülkünü verir." Bunun gibi daha birçok ayet örnek gösterilebilir.

Ne var ki, Kur'an, mülkü egemenliği ancak takva ile birlikte olduğu zaman bir üstünlük ve saygınlık olarak değerlendirir. Çünkü Kur'an, dünya hayatının ayrıcalıklarından olup saygınlık ve üstünlük olarak algılanabilecek olgular içinde sadece takvayı "keramet" (üstünlük-saygınlık) olarak nitelendirir.

Konuyla ilgili olarak yüce Allah şöyle buyuruyor: "Ey insanlar! Gerçekten, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi halklar ve kabileler şeklinde kıldık. Şüphesiz Allah katında sizin en üstün olanınız, takvaca en ileride olanınızdır." Takvanın hesabı ise Allah'a aittir. Hiç kimse takva bağlamında bir başkasına üstünlük taslayamaz.

Çünkü eğer söz konusu şey dünyevi bir olguysa, dünyevi olguların herhangi bir ayrıcalıkları yoktur. Sadece dinin değeri vardır. Yok eğer uhrevi bir olguysa, bu durumda onun hesabı Allah'a aittir. Kısacası, bu nimeti, yani yöneticilik nimetini elinde bulunduran kimse, bir müslümanın gözünde, üzerine yük, meşakkat ve cefa almış kimsedir. Kuşkusuz bir çabasını adalet ve takva çizgisinde yürütürse, Allah katında büyük bir ödül kazanacaktır.

İşte dinin dostlarının sergiledikleri salih ve yapıcı hareket tarzı budur. İnşaallah, Peygamberimizin ve onun pak soyunun hayat tarzlarını sahih hadisler ışığında incelerken bu konuyla ilgili doyurucu bilgiler sunacağız. Göreceğiz ki, onlar bu otoriteyle ancak, zorbalara başkaldırmaya, yeryüzünde bozgunculuk yapmalarına engel olmaya ve azgınlıklarına ve müstekbirliklerine karşı koymaya nail olmuşlardır.

Bu yüzden Kur'an insanları, bir yönetim tarzı kurmak, Kayserlik veya Kisralık benzeri bir otorite oluşturmak için bir araya gelmeye davet etmemiştir. Tam tersine yönetimi, toplumsal hayatın gözetilmesi gereken bir olgusu gibi algılamıştır. Tıpkı eğitim veya kafirleri caydırmaya yönelik kuvvet bulundurma girişimi gibi.

Kur'an insanları din etrafında birleşmeye, buluşmaya ve ittifak etmeye davet etmiştir. Dinde ayrılığı ve tefrikayı yasaklamıştır. Dini, hayatın vazgeçilmez temeli olarak sunmuştur. Konuyla ilgili olarak yüce Allah şöyle buyuruyor: "Bu benim dosdoğru yolumdur. Şu halde ona uyun. Sizi O'nun yolundan ayıracak yollara uymayın." "De ki: "Ey Kitap ehli, bizimle sizin aranızda müşterek olan bir kelimeye gelin. Allah'tan başkasına kulluk etmeyelim. O'na hiçbir şeyi ortak koşmayalım ve Allah'ı bırakıp bir kısmımız diğer bir kısmımızı Rabler edinmeyelim... "Eğer yine yüz çevirirlerse, deyin ki: Şahid olun, biz gerçekten Müslümanlarız."

Görüldüğü gibi Kur'an, insanları tek ve ortaksız Allah'a teslim olmaktan başka bir şeye davet etmiyor. Yalnızca din etrafında kümelenmiş topluma değer veriyor. Bunun dışında, düzmece ilahlara yönelik ibadeti, görkemli şatolar ve yüksek rakımlı tepelerde kurulan anıtlar, Kayser ve Kisra türü krallıklara yönelik itaati, yapay sınırlarına bölünmeleri ve ulusal vatanların oluşmasını sert bir dille eleştirir."

Ben şöyle diyorum: "Allame Tabatabai (r.a) hükümet ve diğer itibari işlerin münezzeh olan Allah'a isnadı hususunda ise şöyle buyurmaktadır:
Felsefi Bahis


"Hiç kuşkusuz evrende etkin olan nedenler silsilesi, varlığı zorunlu (vacib-el vücud) olan yüce Allah'ta son bulur. O'nunla, parça ve bütün olarak evren arasındaki ilişki nedensellik esasına dayanan bir ilişkidir. Daha önce irdelediğimiz illet ve malul ile ilintili bölümler de şunu ortaya koydu: Nedensellik varlıklarla ilgilidir. Şöyle ki: Malulda somutlaşan gerçek varlık, illetinin varlığından sızmıştır. Onun dışında kalan mahiyet gibi olgular ise, sızılmışlıktan, kaynaklanmışlıktan ve illete gereksinim duymaktan uzaktırlar. Bunun çelişik evrime önermesi ise şöyle olur: Gerçek varlığa sahip olmayan bir şey malul olmadığı gibi, yüce Allah'a da gelip dayanmaz.

Salt itibari olguların yüce Allah'a dayandırılması bir problem oluşturur. Çünkü onların gerçek bir varlıkları yoktur. Varlıklar ve olumlanmaları bütünüyle itibaridir. Değerlendirme koşullarını, konum ve varsayım sınırını aşmaz. Şeriatın kapsadığı emir, yasak, hüküm ve durumların tümü itibari olgulardır. Bunların da yüce Allah'a nispet edilmelerinde problem vardır. Mülk, izzet ve rızık gibi olgular için de aynı durum söz konusudur.

Bu düğümü şu şekilde çözebiliriz: Bunlar gerçi gerçek bir varlıktan yoksundurlar, ancak, bunların etkileri ve sonuçları vardır ve bunlar, daha önce defalarca vurguladığımız gibi onların isimlerini kalıcı kılmaktadır. Bu etkiler ve sonuçlar ise, gerçek varlıklardır ve itibari olarak amaçlanmışlardır. Dolayısıyla yüce Allah'a nispet edilirler. Şu halde bu sonuçların nispet edilmeleri, bu itibari olguların da nispet edilişlerini mümkün kılmaktadır.

Buna göre, toplumun bireyleri olarak aramızda etkin olan hükümranlık, gerçi itibari bir olgudur ve gerçek varlıktan bir paya sahip değildir, ancak o bizim tarafımızdan, tasavvur edilen mevhum bir anlamdır. Biz onu, zihin dışı objektif sonuçlara ulaşmak için araç olarak kullanırız.

Eğer bu mevhum anlam takdir edilip varsayılmazsa, bu sonuçlara ulaşmamız mümkün olmaz. Sözünü ettiğimiz sonuçlar; zorbaların güç ve etkinlik sahibi bireylerin, toplumdaki zayıf ve düşkünlerin haklarını gasbedenlerin ezilmeleri, herkesin olması gereken yerde olması, her hak sahibine hakkının verilmesi şeklinde sıralanabilir. Kısacası mülk (egemenlik) itibari bir olgudur ancak.

Bu tür zihin dışı etki ve sonuçlar kalıcı oldukları sürece egemenliğin anlamı ve ismi de kalıcı olacaktır. Dolayısıyla bu zihin dışı sonuçların, zihin dışı nedenlerine nispet edilmeleri, mülkün-egemenliğin O'na nispet edilmesi demektir. Aynı durum itibari izzet, zihin dışı sonuçları ve bu sonuçların gerçek illetlerine nispet edilişi için de geçerlidir. Emir, nehiy, hüküm ve kanun koymak ve benzeri olgular da bundan farklı değildir.

Bütün bunlardan sonra şu husus açıklığa kavuşuyor: Yukarıda sözü edilen itibari olguların tümü, sonuçlarının yüce Allah'a nispet ediliyor olması dolayısıyla zatına yaraşır bir şekilde O'na nispet edilirler."
Bak, el-Mal, 3763. Bölüm


3702. Bölüm
Hükümdarlarla Kaynaşmak

18969. İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: "Denizin komşusu, padişahın dostu ve afiyetin (sağlığın) kıymeti olmaz."
18970. İmam Sadık (a.s), meclisinde, "ya padişaha komşu ol ya denize" denilince şöyle buyurmuştur: "Bu doğru değildir, doğrusu şöyledir: "Ne padişaha komşu ol, ne de deryaya." Zira padişah sana eziyet eder, derya ise seni suya kandırmaz."
18971. Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: "Halktan en az vefası olanlar hükümdarlardır. Halktan en az dostu olanlar hükümdarlardır ve insanların en talihsizi kölelerdir."

18972. İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "Hükümdarlarla kaynaşmaya rağbet etme. Zira onlar selama cevap vermeyi bile çok görürler ve boyun vurmayı en az ceza olarak sayarlar."
18973. İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "Sakın hükümdarların yanına fazla gitme. Zira eğer onlarla arkadaşlık edersen seni bıktırırlar ve eğer onlara nasihat edersen, sana hile yaparlar."

18974. İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "Padişahlar nezdinde makam sahibi olmak, sıkıntı ve mihnetin anahtarıdır ve fitne tohumudur."
18975. İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "Sakın hükümdarlarla dostluğa tamahlanma. Zira onlar kendileriyle ünsiyet ve ülfetin doruğunda bile seni yalnız bırakırlar ve yakınlığın doruğunda bile senden koparlar."
Bak. Es-Sultan, 1845. bölüm
3703. Bölüm
Aşağılık Kimseler Hükümdar Olunca

Kur'an:
"Melike: "Doğrusu hükümdarlar bir şehre girdikleri zaman orasını bozarlar, onurlu kimselerini aşağılık yaparlar. İşte böyle davranırlar" dedi."
18976. İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "Aşağılık kimseler hükümdar olunca yüce kimseler helak olur."
18977. İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "Aşağılık kimseler üstün gelince yüce kimseler mağlup olur."
18978. İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "Güç elde eden, (genelde) diktatör kesilir."

3704. Bölüm
Hükümdarların En Hayırlısı

18979. İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "Hükümdarların en yücesi nefsine hükmeden ve adaleti yayan kimsedir."
18980. İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "Hükümdarların en akıllısı, ülkeyi halkın kendisi üzerinde bir hücceti (ve itiraz bahanesi) olmayacak aksine kendisinin halk üzerinde hücceti bulunacak bir şekilde yönetendir."
18981. İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "Hükümdarların en iyisi nefsine hükmeden kimsedir."

18982. İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "Hükümdarların en iyisi zulmü öldüren ve adaleti ihya eden kimsedir."
18983. İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: "Hükümdarların en üstünü şu üç haslete sahip olan kimsedir: Yumuşaklık, bağışlayıcılık ve adalet."
18984. İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "Hükümdarların en üstünü, ameli ve niyeti iyi olan, ordusuna ve milletine adaletle davranan kimsedir."
18985. İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "Şahlardan hali en güzel olan kimse, insanların onun zamanında iyilikle yaşadığı ve adaleti halkı arasında yayan kimsedir."

3705. Bölüm
Hükümdar Çeşitli

18986. İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "Ordularından önce kendisini yönetmesi ve terbiye etmesi, padişahın üzerinde bir haktır."
18987. İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "Herkim hükümetini dininin hizmetinde karar kılarsa, her sultan ona itaat eder. Herkim de dinini hükümetine hizmetçi kılarsa, her insan hükümetine tamahlanır."
18988. İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "Padişahın tacı adaletidir."

18989. İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "Zaman bozulunca aşağılık kimseler başa geçer."
18990. İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "Halk için padişahın güçsüzlüğü padişahın zulmünden daha kötüdür."
18991. İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "Şahların hışmı, ölümün elçisidir."
18992. İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "Dünya ve ahiretin hükümdarları (Allah'tan) hoşnut olan fakirlerdir."
18993. İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "Cennetin hükümdarları takva ve ihlas sahipleridir."

18994. İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "Padişahların afeti kötü davranmaktır, vezirlerin afeti ise, tıynet pisliğidir."
18995. Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: "İnsanların en bedbahtı (mutsuzu) hükümdarlardır."
18996. İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: "Dört kimse bütün dünyaya hükmetti, bunlardan ikisi mümin idiler, ikisi ise kafir: Mümin olan ikisi: Süleyman b. Davud ve Zülkarneyn idiler, kafir olan ikisi ise Nemrud ve Buht Nessar idi."

18997. İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: "Hükümdarın etrafındakiler üç kısımdır. Bir kısmı hayır isteyenlerdir ki bunlar kendilerinin, sultanın ve halkın bereket sebebidir. Başka bir kısmının ise hedefi makamını korumakır. Bunlar ne övülmüşlerdir, ne de kınanmışlardır. Aksine kınanmaya daha yakındırlar. Başka bir grup ise kötülüğü isteyen kimselerdir. Bu grup uğursuzdur. Kendilerinin ve sultanın kınanma ve uğursuzluk sebebidir."
18998. İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "Allah'ın kendilerini koruduğu dışında, insanlar hakikatte sultanlar ve dünya iledirler."
18999. İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "Hükümet adalet üzere kurulur ve akıl sütunları üzere yükselirse, Allah onun dostlarına yardım eder, düşmanlarını ise yalnız ve yardımsız bırakır."

495. Konu

El-Melaike
Melekler

Bihar, 59/144, 23. Bölüm; Hakikat'ul-Melaike ve Sıfatuhum
Kenz'ul-Ummal, 6/136; Halk'ul-Melaike
Şerh-i Nehc'ül-Belağa-i İbn-i Ebi'l-Hadid, 6/431; Ebhas-u Teteallaku bil Melaike
Bihar, 5/319, 17. Bölüm; Melaiketu Yektubune'l-e'mal

Bak.
El-Haya, 996. Bölüm; el-İlm, 2851. Bölüm; el-Mevt, 3726. Bölüm

3706. Bölüm
Meleklerin Yaratılışı

Kur'an:
"Hamd, gökleri ve yeri yaratan, melekleri ikişer, üçer, dörder kanatlı elçiler kılan Allah'a mahsustur. Yaratmada dilediğini artırır. Doğrusu Allah, her şeye kadir olandır."
"Putperestlere sor, kızlar senin Rabbinin de erkekler onların mı? Yoksa melekleri kız olarak yarattığımızda onlar hazır mı idiler?"

19000. İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "Daha sonra münezzeh olan Allah göklerinde yerleştirmek ve melekutunun yüce göğünü imar etmek için eşsiz yaratıklarını yani meleklerini yarattı. Onlar vesilesiyle göklerinin geniş yarıklarını doldurdu ve fezalarının arasındaki fasılayı onlarla giderdi."

19001. İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: "Aziz ve celil olan Allah meleklerini nurdan yaramıştır."
19002. Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: "Melekler nurdan yaratılmıştır, cinler ateş kıvılcımından, Adem ise sizler için (Kur'an'da) beyan edilen şeyden."
19003. Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: "Allah melekleri nurdan yaratmıştır, onlardan bazısı sinekten daha küçüktürler."

3707. Bölüm
Meleklerin Çokluğu

19004. İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: "Allah yarattığı hiçbir şeyi meleklerden daha çok yaratmamıştır."
19005. Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: "Allah'ın yarattığı şeyler arasında meleklerden daha çok bir şey yoktur."
19006. İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: "Canım elinde olana yemin olsun ki Allah'ın göklerdeki melekleri yeryüzündeki toprak sayısından daha çoktur ve gökte atılan her adımda orada bir melek Allah'ı tespih ve taktis etmektedir. Yeryüzünde bulunan her ağaç ve taş parçası üzerinde müvekkel (görevli) bir melek vardır."

19007. İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "Gök katlarında secde eden veya süratle iş gören bir meleğin olmadığı yer yoktur. İbadet edip durmalarıyla, Allah'a dair bilgileri artar, kalplerinde Rablerinin izzeti daha da büyür."
19008. Resulullah (s.a.a), "hel eta…" (insan) suresini okuduktan sonra şöyle buyurmuştur: "Ben sizin görmediğiniz bir şeyi görüyor ve sizin işitmediğiniz bir şeyi işitiyorum. Gökler (ağırlıktan) seslendi ve de seslenmesi gerekir. Zira gökte bir meleğin alnını dayayıp Allah için secdeye kapanmadığı bir yer yoktur."

3708. Bölüm
Meleklerin Sıfatları

19009. İmam Ali (a.s) meleklerin sıfatı hakkında şöyle buyurmuştur: "Onlar yerden yükselttiğin, senden en çok korkan ve sana en yakın olanlar yaratıklardır. Sulbe yerleşmemiş, rahme sokulmamışlar, nutfeden yaratılmamışlardır. Zamanın hadiseleri onları dağıtmaz. Onlar senin katındaki yerlerindedirler, yerleri senin yanındadır. İstekleri sende toplanır. İbadetlerinin hepsi sanadır. Emrinden gafletleri azdır. O halde kendilerine gizli olan hakikatinin künhüne de erseler, amellerini hiçe sayıp kendilerini kınarlar."

19010. İmam Ali (a.s), hakeza şöyle buyurmuştur: "O melekleri yarattın ve göklerinde onlara yer verdin onlarda ne bir gevşeklik, ne bir gaflet, ne bir isyan, ne bir günah vardır. Onlar yaratıklarından seni en çok bilenlerdir ve yaratıklarından senden en çok korkanlardır ve yaratıklarından

sana en yakın olanlardır ve yaratıklarından sana itaat ile en çok amel edenlerdir. Ne gözlerin uykusu, ne akılların yanlışlığı, ne de bedenlerin gevşekliği onlar için söz konusudur. Onlar babalarının sırtlarında ve annelerinin rahimlerinde yer almadılar, onlar aşağılık bir sudan yaratılmadılar. Aksine onları birden vücuda getirdin ve sonra da onları göklerinde yerleştirdin."

19011. İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: "Melekler ne yer, ne içer, ne evlenirler. Aksine onlar, Arşın nesimi ile yaşarlar."
19012. Resulullah (s.a.a), müşriklere hüccet ve delil göstererek şöyle buyurmuştur: "Sizin duyularınız meleği algılayamaz. Zira onlar görülmeyen hava cinsindendir. Eğer gözleriniz bir meleği görecek kadar güçlü ve keskin olursa şöyle dersiniz: "Bu melek değil, aksine beşerdir."

3709. Bölüm
Meleklerin Çeşitleri

Kur'an:
"Sıra sıra duran ve önlerindekini sürdükçe süren ve Allah'ı andıkça anan meleklere and olsun"
"Birbiri ardından gönderilenlere ve görevlerine koştukça koşanlara, Allah'ın buyruklarını yaydıkça yayanlara ve hak ile batılın arasını ayırdıkça ayıranlara, kötülüğü önlemek veya uyarmak, için vahiy getiren meleklere and olsun."
"Canları boğarcasına şiddetle çekip alanlara and olsun, canları kolaylıkla alanlara and olsun, yüzüp yüzüp gidenlere and olsun, yarıştıkça yarışan ve işleri yöneten meleklere and olsun."

19013. İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "Sonra o yüce göklerin arasını yardı ve o yarıkları çeşitli meleklerle doldurdu. Bazıları rüku etmeksizin sürekli secde halindedir. Bazıları dik durmaksızın, rüku halindedir. Bazıları saflar halinde kıyamda durmuş, birbirinden ayrılmazlar. (Hepsi de) usanmaksızın tespih ederler. Gözlerine uyku girmez, akılları yanılmaz, bedenleri zayıf düşmez ve unutma gafletine düşmezler.

Bazıları O'nun vahyinin eminleri ve elçilerine (vahyini bildiren) dilidirler, emrini ve kesinleşmiş hükümlerini getirir götürüler. Bazıları kullarını gözetirler ve cennet kapılarında hizmetçilik ederler. Bazılarının ayakları yeryüzünün en alt katmanlarında sabittir, boyunları en yüksek göklerden (yukarı) taşmış haldedir, organları alemin kenarlarına taşmıştır, omuzları Arşın ayaklarını yüklenmeye uygundur. Gözleri O'nun karşısında eziktir.

O'nun altında kanatlarına bürünmüşlerdir. Kendilerinden başkası arasına izzet örtüsü ve kudret perdesi gerilmiştir. Rablerini tasvir (şekillendirme/betimleme) vehmine kapılmazlar, yaratıkların sıfatlarını O'na isnat etmezler, O'nu mekanla sınırlamazlar, o'na benzerleriyle işaret etmezler."

19014. İmam Ali (a.s) meleklerin sıfatı hakkında şöyle buyurmuştur: "Onları çeşitli şekillerde ve ölçülerde yaratmıştır, Kanatları vardır, O'nun gücünün yüceliğini tesbih ederler. O'nun eseri olan bir yaratığı kendilerine mal etmezler. Onlardan yağmur yüklü bulutların, büyük yalçın dağların ve şaşırtıcı karanlıkların yaratılışında bulunanlar vardır.

Ve onlardan ayakları alt zeminin sınırlarını aşmışları vardır ki, hava deliklerine konmuş beyaz bayrakları andırırlar, altlarında hoş bir esinti, belli bir noktaya kapatmıştır onları. O'na ibadetle meşgul olmaları, onları başka şeylerle meşgul olmaktan alıkoymuştur."
19015. İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: "Allah melekleri çeşit çeşit yarattı, Resulullah (s.a.a) Cebrail'i gördüğünde altıyüz kanadı vardı, baldırında bitkilerin yaprağının üzerindeki yağmur taneleri gibi inciler vardı. O gökle yer arasını doldurmuştu."
Hakeza şöyle buyurmuştur: "Allah Mikail'e dünyaya inmesini emrettiğinde sağ ayağı yedinci göktedir, diğer ayağı ise yeryüzün yedinci katına varmakta. "
19016. İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: "Allah'ın kıyamet gününe kadar rüku halinde olan melekleri vardır ve Allah'ın kıyamete kadar secde halinde olan melekleri vardır."

19017. İmam Zeynul Abidin (a.s) Arşı taşıyan ve her mukarreb meleğe selavat gönderme duasında şöyle buyurmuştur: "Allah'ım, seni tesbih etmekten bıkmayan, seni kutsamaktan usanmayan, sana ibadet etmekten yorulmayan, emrini yerine getirmede ciddiyetle çalışıp ihmalkârlık etmeyen, sana olan iştiyaklarından asla gaflete düşmeyen, Arşının taşıyıcılarına; kirpik kırpmadan izninin ve emrinin gelmesini bekleyen, (emrin gelince de) Sur'a üfleyerek kabir rehinleri olan baygınları ayıltacak Sur sahibi İsrafil'e; indinde şan-şeref sahibi olan, sana itaat ederek yüksek bir yere ulaşan Mikail'e; vahyinin emini, gökler ehlinin yanında kendisine itaat edilen,

nezdinde saygın olan, katında mukarreb (yakınlaştırılmış) olan Cebrail'e; perdeler meleklerine müvekkel olan Ruh'a (bir melek) ve senin emrinden olan Ruh'a (bir başka melek) salat eyle.
Onlardan alttaki, göklerinin sakinleri, elçiliğin hususunda güvenilir olan, çalışmaktan bıkkınlık duymayan; zor işlerden yorulup yılmayan, nefsani istekleri kendilerini seni tesbih etmekten alıkoymayan, gafletler unutkanlığıyla seni ululamaktan geri kalmayan, yere bakan gözleriyle sana doğru bakmaya kasdetmeyen,

çenelerini aşağı indirmiş, katındakine büyük rağbet duyan, nimetlerini anmaya aşırı derecede düşkün olan, azametinin, büyüklüğünün yüceliği karşısında alçalan; günah ehline karşı cehennemin uğultusunu görünce: "Her türlü eksiklikten münezzehsin sen, sana hakkıyla ibadet etmedik" söyleyen meleklerine de (salat eyle, Allah'ım).

Bütün bunlara salat ettiğin gibi; rahmet meleklerine; katında yakınlık sahibi olanlara; gaybı peygamberlerine taşıyanlara; vahyinin eminleri olanlara; kendin için ayırdığın, kutsamanla kendilerini yiyip içmekten müstağni kıldığın ve gök tabakalarına yerleştirdiğin melekler kabilelerine; göklerin uçlarında vaadinin sona ermesiyle emrinin (kıyametin) gerçekleşmesini bekleyenlere; yağmur hazinelerinin bekçilerine; bulutları sevkedenlere, sevketmesiyle yıldırım seslerinin duyulup şimşeklerin çakmasına vesile olanlara;

kar ve doluyu uğurlayanlara; yağmur damlalarıyla birlikte inenlere; rüzgarların hazineleriyle ilgilenenlere; yerinden oynamasın diye dağları tutmakla görevli olanlara; suların ölçüleri, şiddetli ve sağanak yağmurların ölçeğiyle tanıştırdıklarına; istenmeyen belalarla veya sevilen bollukla yeryüzüne gönderdiğin meleklerine; çok kıymetli, iyilik sever elçilerine; çok değerli, (amelleri) yazan koruyuculara; ölüm meleği ve yardımcılarına; (kabir sorgulayıcıları) Münker ve Nekir'e; kabir ehlini sınava tabi tutan Ruman'a; Beyt-i Ma'mur etrafında tavaf edenlere;

Malik'e ve (cehennem) bekçilerine; Rızvan'a ve cennetlerin hizmetçilerine; "kendilerine emir verildiği konuda Allah'a isyan etmeyen ve emredildikleri şeyi yapan" (Tahrim/6) meleklere; (cennet ehline:) "Selam size, sabrettiğiniz için; (dünya) yurdun(un) sonu ne güzel!" (Ra'd/24) diyenlere; kendilerine:

"Tutun onu, derhal bağlayın onu; sonra cehenneme atın onu." (Hâkka/30-31) dendiği zaman bekletmeden hemen emri yerine getiren zebanilere; anmadığımız, katındaki yerini, ne işle memur kıldığını bilmediğimiz diğerlerine; havadakilere, yerdekilere, sudakilere ve yaratıklar üzerindeki denetleyicilere, bütün bunlara her nefsin bir sürücü (melek) ve bir tanık (melek) eşliğinde geleceği gün salat eyle ve yine onların yüceliklerine yücelik katacak ve temizliklerine temizlik katacak bir salat eyle."